DEM Parti’nin dün gerçekleştirilen Parti Meclisi (PM) toplantısının ardından sonuç bildirgesi yayımlandı. Bildirgede, Halep ve Suriye genelinde süregelen saldırılara yönelik eleştirilerde bulunuldu. “Türkiye’nin bu süreçte barışı önceleyen, halkların eşitliğini esas alan yapıcı bir rol üstlenmesi tarihsel bir sorumluluğun gereğidir, HTŞ rejimine aktif destek sunan yaklaşım kabul edilemez.” ifadelerine yer verildi. Ayrıca, barış sürecinin sadece soyut beyanlarla ya da sınırlı müzakerelerle ilerleyemeyeceği vurgulandı. İktidara somut adımlar atması için çağrıda bulunulurken, “Gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, demokratik siyasetin önündeki engeller kaldırılmalı; infaz rejiminden ifade özgürlüğüne, siyasal katılımdan yerel demokrasiye kadar çözümün altyapısını oluşturacak düzenlemeler gecikmeksizin hayata geçirilmelidir” denildi.
DEM Parti Meclisi, Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan başkanlığında Genel Merkez’de toplandı. Toplantının sonuç bildirgesi, DEM Parti’nin sosyal medya hesabında paylaşıldı. Bildirgede, “Türkiye ve dünya, savaşların yayıldığı, otoriter rejimlerin güç kazandığı, sermaye merkezli politikaların ve emperyalizmin artan saldırganlığıyla toplumsal yaşamın ağır biçimde tahrip edildiği bir tarihsel evreden geçmektedir.” ifadesi kullanıldı. Bu durum, halkları ve emekçileri bastırmayı hedefleyen kapsamlı bir kuşatma anlamına gelirken; özgürlük, eşitlik ve barış arayışlarının da büyüdüğü bir dönemi ifade etmektedir.
3 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı, emperyalizmin gerçek yüzünü yeniden gözler önüne serdi. Bu saldırı, yalnızca bir dış politika hamlesi değil; aynı zamanda ABD’nin uluslararası hukuku ve evrensel insani değerleri askıya alan yeni stratejik yöneliminin de bir parçası. Güç kullanımını meşrulaştıran bu yaklaşım, küresel ölçekte ciddi bir kırılmaya yol açmaktadır. Venezuela’da demokratik sorunlar bulunsa da, bu sorunlar halkların iradesini dış müdahalelere açan bir gerekçe haline getirilemez. Demokratik dönüşüm, dış baskılarla değil; halkların öz gücü ve kararlı mücadelesiyle gerçekleşebilir. Orta Doğu, bugün savaş politikalarının en ağır sonuçlarının yaşandığı bir coğrafya haline gelmiştir. Gazze’de süregelen insanlık dramı, sivil halkın sistematik biçimde hedef alındığını ve yaşam hakkının ihlal edildiğini göstermektedir. Bu tablo, savaşın ve militarizmin halklara yalnızca ölüm, yoksulluk ve yıkım getirdiğini bir kez daha kanıtlıyor.
“TEKÇİ VE SELEFİ BİR ZİHNİYET DAYATILAMAZ”
Bu gerçeklik, farklı coğrafyalarda benzer şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Orta Doğu’da, özellikle İran’da kadınlar, gençler, emekçiler; Kürtler, Beluçlar, Azeriler ve farklı halk kesimlerinin baskıcı rejimlere karşı yükselttiği itirazlar, özgür ve onurlu bir yaşam talebinin bir yansımasıdır. Bu meşru taleplerin şiddetle bastırılması, otoriter politikaların toplumsal sorunları çözmediğini, aksine krizleri daha da derinleştirdiğini ortaya koymaktadır. DEM Parti olarak, baskıya karşı direnen halkların yanındayız. Aynı zamanda bu mücadelelerin emperyalist hesapların bir parçası haline getirilmesine ve bölgeyi yeni çatışmalara sürükleyecek müdahalelere karşı duruyoruz. Halkların özgürlüğü, dış müdahalelerle veya otoriter rejimlerin zor aygıtlarıyla değil; halkların öz gücü ve örgütlü mücadelesiyle kazanılabilir. Suriye’de Halep’te HTŞ rejimi ve selefi çeteler tarafından Kürt halkına yönelik gerçekleştirilen saldırılar, barışın önünü tıkayan ve birlikte yaşama iradesini hedef alan sistematik girişimlerdir. Bu saldırılar yalnızca Kürt halkına değil, Suriye’nin ortak geleceğine de yöneliktir. Türkiye’nin barışı önceleyen bir rol üstlenmesi tarihsel bir sorumluluktur; HTŞ rejimine destek sunan bir yaklaşım ise kabul edilemez. Suriye’nin çok kimlikli yapısına tekçi bir zihniyet dayatılamaz.
“BU TOPLUMUN ORTAK İRADESİYLE KURULACAK TARİHSEL BİR ZORUNLULUKTUR”
Türkiye’de ise 1 Ekim 2024 sonrası, eski çatışma rejiminin yeniden tesis edilmediği ancak barışın da kendiliğinden ilerlemediği kırılgan bir süreç yaşanmaktadır. Bu sürecin en kritik tarihi noktası, 27 Şubat’ta Sayın Abdullah Öcalan tarafından yapılan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’dır. Bu çağrı, yıllardır derinleşen çatışma ve inkâr düzeninde önemli bir kırılma yaratmış; barışın ve demokratik çözümün hala mümkün olduğunu güçlü bir şekilde ortaya koymuştur. Bu çağrının gerçek karşılık bulabilmesi için Sayın Abdullah Öcalan’ın çalışma ve iletişim koşullarının düzeltilmesi gerekmektedir. Barış süreci, soyut beyanlarla ya da dar müzakere başlıklarıyla sınırlı kalmamalıdır. Burada siyasal iktidara açık ve bağlayıcı bir çağrıda bulunuyoruz: Barışın gereği artık sözle değil, somut ve geri dönülmez adımlarla yerine getirilmelidir. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, demokratik siyasetin önündeki engeller kaldırılmalı; infaz rejiminden ifade özgürlüğüne, siyasal katılımdan yerel demokrasiye kadar çözümün altyapısını oluşturacak düzenlemeler derhal hayata geçirilmelidir. Barış, sadece bir erteleme değil, siyasal cesaret ve tarihsel sorumlulukla inşa edilmelidir. Aynı zamanda barış, dış gelişmelere veya bölgesel ajandalara havale edilemez; halkların geleceği büyük güçlerin stratejik hesaplarına teslim edilemez. Barış, dış konjonktürün rehini değildir; bu toplumun ortak iradesiyle kurulacak tarihsel bir zorunluluktur.
Kalıcı ve gerçek bir barış, bu iradenin toplumsallaşmasıyla mümkündür. Halkların sürecin pasif izleyicisi değil, öznesi ve kurucusu haline gelmesi esastır. Parlamento bu sürecin önemli bir parçasıdır. Ancak barışın asıl gücü, toplumun örgütlü iradesinde ve demokratik mücadele kapasitesinde yatmaktadır. Bu nedenle, barış mücadelesi demokratikleşme mücadelesinden ayrı düşünülemez. Barış, eşit yurttaşlığı, özgürlüğü ve adaleti birlikte kuran; toplumsal dönüşümü hedefleyen bütünlüklü bir siyasal hattır. Emekçilerin, emeklilerin ve halkın içine itildiği sefalet koşulları, savaş politikalarının, güvenlikçi devlet aklının ve sermaye düzeninin bilinçli tercihlerinin bir sonucudur. Emekçilere güvencesizlik, emeklilere açlık sınırının altında bir yaşam dayatılmakta; halkın emeği ve geleceği rant düzenine feda edilmektedir. Bu durumu reddediyoruz. DEM Parti olarak, ekmek ve emek mücadelesini büyütmeye; sömürüye, yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı halkın örgütlü gücünü esas alan bir siyasal hattı kararlılıkla örmeye devam edeceğiz.
“BU YAŞAMI BİRLİKTE KAZANACAĞIZ”
Kadınlar, savaşlara, militarizme, yoksulluğa ve erkek egemen şiddete karşı en ön safta mücadele etmektedir. Kadın özgürlük paradigması, partimizin siyasal varlığının temelidir. Bu paradigma, devletçi, militarist ve erkek egemen düzeni sorgulayan özgürlükçü bir toplum perspektifidir. Kadınların özne olmadığı, eşit ve özgür biçimde yer almadığı bir toplumsal düzen demokratik olamaz. Kadın mücadelesi bizim




