1. Haberler
  2. SİYASET
  3. Venezuela Operasyonu: ABD’nin Hedefleri Neler?

Venezuela Operasyonu: ABD’nin Hedefleri Neler?

featured
service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Prof. Dr. Utku Yapıcı, Cumhuriyet’in sorularını cevaplandırdı.

– Venezuela’ya yönelik bir müdahale bekleniyordu, ancak Maduro’nun kaçırılması beklenmedik bir gelişme oldu. ABD, böyle bir operasyonla neyi amaçlıyor?

ABD’nin hegemonik güç olarak kendini gösterme isteği, köklü bir geçmişe dayanıyor. ABD, Amerika kıtalarının tamamının kendi etki alanında olduğunu dünyaya ilan etme çabasında. Bunun yanı sıra, Latin Amerika’da tarihsel olarak güçlü bir antikolonyal direnişin var olduğunu biliyoruz. Bu bölgenin ABD’nin yanı başında yer alması, ABD’nin burada “ulusal çıkarlarına karşı hareket edebilecek aktörler” olduğu düşüncesini yaygınlaştırıyor. Ancak burada asıl mesele, devletler arası bir mücadelenin ötesinde, bir sistem mücadelesinin yaşanması. Kapitalizmin mevcut durumu anlaşılmadan, bu mücadelenin dinamiklerini kavramak zor. Süreç, neoliberalizmin kendi hakimiyetine müdahale edilmesine izin vermediğini ortaya koyuyor ve bu bağlamda ABD’nin bir güç unsuru olarak kullanıldığını düşünüyorum.

– ABD’nin zor durumda olduğu için böyle bir operasyon gerçekleştirdiği yorumlarına katılıyor musunuz? ABD gerçekten zor durumda mı?

ABD’nin gücü, bağlama ve algıya dayalı olarak şekilleniyor. Toplumsal yaşamda da benzer bir durum gözlemleniyor. Örneğin, kaslı bir insan, daha az kaslı bir grup içinde güçlü kabul edilirken, aynı grup içinde güçsüz olarak algılanabilir. ABD’nin bağlama göre güçlü olduğu açık ve neoliberalizme dayalı sistemin ana taşıyıcı ülkesi konumunda. Bunun yanı sıra, bu gücün algısı da önemli. Dünya genelinde ABD’nin gücünün büyüklüğü, yıllar içinde çeşitli yollarla zihinlere kazındı. Ancak dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, neoliberal sistemin, beyaz/siyah karşıtlığı üzerine inşa edilmediği, aksine gri tonların hâkim olduğu bir yapı oluşturduğudur. Bu sistem, karşıtlarını bile farklı tonlarda grileştiriyor.

‘KUTUPLAR SİSTEMİN GÖBEĞİNDE’

– Bu durumda Rusya ve Çin de neoliberal mi?

Dünya, tek kutuplu bir düzenin yerini çok kutuplu bir düzene bıraktığına dair bir görüş var. Ancak bu kutuplardan Rusya ve Çin, neoliberal ekonomik sistemin dışına çıkmış değil; aksine, sistemin merkezinde yer alıyorlar. Dolayısıyla, sisteme yönelik itirazlar genellikle söylem düzeyinde kalıyor. Çok kutupluluk mevcut olsa da, bu alternatif bir sistem yaratmıyor. Sadece, ABD’nin konumuna alternatif olma çabası söz konusu. Tüm aktörler, grinin farklı tonlarında yer alıyor ve bu durum sistemin sürekliliğini sağlıyor.

– ABD’ye ya da sisteme karşı olduğunu söyleyen ülkeler, kapitalist sisteme uyum sağlayarak mı güçleniyor?

Kesinlikle. Bugün Rusya, iktidarıyla muhalefetiyle tam da böyle bir aktör haline geldi. Neoliberal ekonomi modeli ile uyumlu, aynı zamanda sistem karşıtı bir güç imajı çizen bir aktör olarak sistem içinde yer alıyor. Görünürde alternatif, görünürde tepkili… Çin ise, kapitalizmin varlığı sayesinde büyük bir ekonomik güç haline geldi. Dolayısıyla, Çin de kapitalizmi kendi çıkarlarına uygun bir biçimde dönüştürerek güçleniyor.

– Dünyanın büyük güçler tarafından paylaşıldığını mı görüyoruz, yoksa çok kutuplu bir dünyada daha kaotik bir gelecek mi bekliyor bizi?

Uluslararası politik sistemin tarihine baktığımızda, aktörlerin ahlaka aykırı hareket ettikleri iddiasında bulunmadıkları görülüyor. “Ben hukuka, kurallara aykırı şekilde bunu yapıyorum” diyen pek yok. Problemin kaynağı, aktörlerin evrensel olarak tanımlanmış ahlak anlayışını içini boşaltmaları. Hukuku, yeni belirledikleri ahlak anlayışına göre güncellemeye çalışıyorlar. Çıkar kavramı ya da küresel hegemonya süreci, tarih boyunca ahlak kavramı ile var oldu.

– ABD Başkanı Trump’ın “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok, beni vicdanım ve ahlakım durdurabilir” sözü bu noktada önemli…

Tarihte pek çok aktör, “Ahlak önemsizdir” dememiştir. Aksine, yaptıklarını ahlaki bir biçimde sunmak ve toplumsal rızayı sağlamak için çaba sarf etmişlerdir. Ahlaksızlıkları açık hale geldiğinde ise, bu değer açmazını “devlet çıkarı” olarak sundular. Sonrasında bunu da ahlakla ilişkilendirdiler. Bu durumu “insani müdahale” tartışmalarında ya da “demokrasi ihracı” söylemlerinde görmekteyiz.

– ABD’nin gerçekleştirdiği operasyon, nasıl bir kapıyı araladı?

Adam kaçırma, mafya yöntemleri kullanmak anlamına geliyor. Mafya yöntemlerinin normalleştirilmeye çalışıldığı bir düzen içerisindeyiz. Burada asıl tehlike, birinin kaçırılmasının ötesinde, bu durumun ahlaken meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır. Bunun tahrip edici etkileri çok daha büyüktür.

‘DEVLETLER ÇIKARINA BAKIYOR’

– Dünyadan gelen tepkileri göz önüne aldığınızda, bu meşrulaştırma destekleniyor mu?

Birçok devlet, tepki göstermekten kaçınarak ya da tepkisini düşük bir tonda dile getirerek, “Buradan nasıl çıkar elde ederiz” yaklaşımıyla hareket ediyor. Bu tutum, bireylerin toplum içindeki davranışlarıyla paralellik gösteriyor. Pek çok birey, güç odağına yanaşarak, onun yanında olduğunu gösterme çabası içinde. Güçlüyle olan bağlantılarını sürdürmeye çalışan bu bireyler, çıkarlarını bu şekilde sağlamaya çalışıyorlar. Bu dinamik, uluslararası sistemde de devlet yönetimlerinde hakim bir durum.

– Rusya, durumu Ukrayna’da kendine özgü bir biçimde kullanabilir mi?

Büyük aktörlerin tamamı, bunu çevrelerindekilerin etkilerini azaltmak için bir örnek olarak değerlendireceklerdir. Ancak küresel çağda aktörlerin ilişkileri oldukça çok boyutlu. Bu süreçte farklı sahalarda aktörlerin karşı karşıya gelmesi de normal bir durum.

– Bu operasyondan sonra, yakın zamanda Çin’in Tayvan’a müdahalesini beklemeli miyiz?

Tayvan, Çin için uzun yıllardır önemli bir mesele. “Tek Çin” politikası, bu sorunun doğal bir sonucu. Çin, etki alanını genişletmek için sistemsel bir tepki vermekten ziyade, ABD’nin Venezuela müdahalesini bir örnek olarak değerlendirme yoluna gidebilir.

– Trump, Grönland konusunda da kararlı görünüyor ancak AB ülkeleri bu kez tepkisini ortaya koydu. Burada durum ne olur? Danimarka “dünya barışı” için Grönland’ı mı satar yoksa NATO’nun sonu mu gelir?

ABD, Grönland’ı satın almak için Danimarka’ya ilk kez teklif etmedi. 1868’den beri bu girişimler sürüyor. Burada dikkat çeken husus, Danimarka’nın NATO’nun kurucu üyelerinden biri olması. ABD de NATO’nun en büyük gücü konumunda. NATO, dışarıdan gelecek tehditlere karşı işbirliği yapmayı amaçlayan kolektif bir güvenlik teşkilatıdır. Ancak, kurucu metinlerde, bir üye devletin diğerine silahlı saldırı durumunda ne yapılacağı belirtilmez. Bunun olmayacağı varsayılmıştır

Venezuela Operasyonu: ABD’nin Hedefleri Neler?
Yorum Yap

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Asistantr ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.