Ankara Barosu Başkanı Mustafa Köroğlu, Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.
– Yalova’da gerçekleşen operasyonda 3 polisimizin şehit olduğu olayla ilgili olarak, 2 IŞİD’linin daha önce 7 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiği ortaya çıktı. Bu kişilerin ifadelerinde devletin askerine, polisine ve Cumhurbaşkanına “kafir” dedikleri ifade ediliyor. Bu insanlar nasıl serbest kalabildi?
Bu durum, söz konusu terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun yöneticilerine, bürokratlarına bakış açısını gözler önüne seriyor. Açık bir tehdit söz konusu ve buna karşı tavizsiz bir mücadele gereklidir. Teröristlerden ikisinin, daha önce terör faaliyetleri nedeniyle tutuklanıp 7 ay sonra serbest kalmaları, ceza ve infaz rejimi bağlamında hukuk devleti ile ilgili sorunlar ve bunların olası risklerini ortaya koyuyor. Etkin soruşturma ve adil yargılama süreci olmadan, günü kurtaran fotoğraflarla terörle mücadele edilemez. Burada ya delillendirme ve vasıflandırmada ya da yargılamada bir eksiklik söz konusu. Her iki durumda da bedeli toplum ödüyor. Hukuk devleti zafiyeti, güvenlik zafiyetine dönüşmektedir. Terörle mücadelede hukukun eksiksiz ve etkin bir şekilde uygulanması şarttır.
– “Müslüman görünüyorsa terörist olamaz” gibi bir ön kabul var mı?
İnsanların dini inançları, terör yapılarıyla ilişkilendirilemez. Aksine, dini terör faaliyetine referans veren herkes, en büyük zararı o dine verir. Soruyu ilkesel ve soyut bir düzlemde ele almak gerekirse:
Hukuk, yargılama ve infaz süreci; kişinin kimliğine, inancına veya aidiyetine bakılmaksızın herkes için aynı kurallar çerçevesinde, tavizsiz bir şekilde uygulanmalıdır. Buraya odaklanmalıyız.
‘EVRENSEL İLKELERE DÖNÜLMELİ’
Terör, teröristlerin kimliğine göre tanımlanamaz. Yargılamalarda, terör eylemine, teröristin kimliğine, inancına ya da diğer aidiyetlerine göre bir süreç ilerlemesi olmamalıdır; bu tür bir çifte standart akla bile gelmemelidir. Eğer bu süreçlerde bir zafiyet, eşitsizlik ya da çifte standart varsa, bunun çözümü kavramsal tartışmalardan ziyade hukuki yolların işletilmesi ve yargının evrensel ilkelerine dönülmesidir.
– Yalnızca 5 ay önce Yalova’da “tevhid bayrağı” olduğu belirtilen siyah bayraklarla yapılan bir konvoyun görüntüleri kamuoyuna yansıdı…
Yalova’da ortaya çıkan o görüntülerin içeriği net. Biz bile bir basın açıklaması yaparken polis kameraları geliyor; tüm konuşmalarımız kaydediliyor. Her şeyin izlenebildiği bir dünyada, bu tür eylemleri gerçekleştiren kişilerin neden takip edilmediği sorusu gündeme geliyor.
– O görüntüler sonrası savcılar harekete geçemez miydi?
Cumhuriyet başsavcılıkları, talimatla harekete geçmez. Ülkede hukuka aykırı bir eylem gördüklerinde soruşturma başlatabilirler. Ne yazık ki, kamuoyunda soruşturmaların başlatılıp başlatılmamasının siyasi iklimle bağlantılı olduğu yönünde ciddi bir algı mevcut. Yalova’daki konvoy görüntülerini gören bir savcının mutlaka soruşturma başlatması gerekirdi.
– Uyuşturucu operasyonlarıyla ilgili uzun süredir gündemde olan bir başka konu ise, operasyonlar sürerken insanların yazışmalarının ortaya dökülmesi. Bu durumun gazetelerde ve televizyonlarda yer bulması hukuka ne kadar uygun?
Bu durumun hukuki bir dayanağı yok. Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) çok açıktır. Soruşturmanın gizliliği ve kişisel verilerin korunması herkes için geçerlidir. Özel konuşmaların sızdırılması hukukun ifşa mekanizması olarak kullanıldığını gösteriyor. Kişisel Verileri Koruma Kanunu (KVKK) mevcuttur; avukat olarak faaliyetlerimiz bile bu kanunla engellenirken, soruşturma dosyasında gizli olması gerekenler basına sızdırılıyor. Binlerce insan, özel yazışmaları okuyor. Burada bir magazin ortamı yaratılmaya çalışılıyor. İnsanların özel yaşamlarının soruşturma dışına taşırılarak servis edilmesi, itibar zedeleyici bir çifte standarttır. Soruşturmanın gizliliği herkes için geçerlidir. Burada net bir seçici ifşa rejimi uygulanmakta ve hukukun temeli olan masumiyet karinesi ihlal edilmektedir. İnsanları toplumun önüne atma, itibarsızlaştırma, insan onurunu yok etme üzerine bir hukuk mekanizması işliyor. Hukuk, kimin konuşup kimin susacağını belirleyen bir baskı aracı olamaz. Hukuk, ilkelerle ve kurallarla işleyen, yargıyı algı operasyonlarının aparatı haline getirmeden uygulanması gereken bir sistemdir.
‘YAYIN YASAĞI GÜNDEMDEN KALKMALI’
– Toplumun ilgisini çeken birçok olayda doğrudan yayın yasağı uygulanırken, bu olayda neden yok? Yayın yasağı neye göre konuluyor?
Bir yandan toplumu doğrudan ilgilendiren konularda yayın yasaklarıyla sessizlik sağlanmaya çalışılırken, diğer yandan soruşturma konusu dahi olmayacak özel yazışmalar servis ediliyor ve ifadeler yayınlanıyor. Bu net bir çifte standarttır.
Örneğin, Kartalkaya’da 78 kişinin yanarak hayatını kaybettiği bir katliamda önce sessizlik ardından belirsizlik ve yayın yasağı geldi. Bu tür olaylar kamu vicdanını doğrudan ilgilendiriyor. Yargı devreye girmezse, sorumluluk görünmez hale gelir. Yargının görevi, olayı soğutmak değil, topluma hesap verilebilirliği sağlamaktır. “Bakanlık istiyor” diye yayın yasağı konulamaz. Yayın yasağı konusu gündemden kalkmalıdır. İnsanlar artık her türlü bilgiye rahatlıkla ulaşabiliyor. Bugünün dünyasında “yayın yasağı” ile hakikatin üzerini örtemezsiniz, hakikati gizleyemez ve insanlardan kaçırma şansınız yoktur.
– Fenerbahçe Kulübü Başkanı Sadettin Saran da uyuşturucu operasyonuna dahil edilen isimlerden biri ve kendisi bağımsız bir kurumda yeniden test yaptırdı. Adli Tıp’taki test sonuçları yanlış çıkabilir mi?
Adli Tıp, resmi bir kurumdur. Düzenlediği raporlar delil niteliği taşımaktadır. Ancak tüm incelemeleri için “kesin doğru” denilemez. Nitekim sonuçlara itiraz hakkı vardır. Yüksek dairelere itiraz edilebilir ve bağımsız kuruluşlardan örnek alınabilir. Sonuç olarak, bu bir bilimdir ve “tek yetkili burasıdır” denemez. Alternatif bir test sonucu varsa, Adli Tıp Kurumu testleri üzerindeki tüm şüpheler ortadan kaldırılmalıdır.
– Uyuşturucu operasyonları çerçevesinde “ahlaki yozlaşma” ve “çürümüşlük” gibi ifadeler sıkça kullanılıyor. Ahlaki yozlaşmayla yargı ve emniyet eliyle mücadele edilebilir mi?
Yozlaşmayı yalnızca bir boyutuyla ele almak hatalıdır. Yozlaşma, salt ahlaki bir mesele değil, pek çok yönü olan kurumsal bir çöküş göstergesidir. Yozlaşma, şu an ül




